SANAT, VAZGEÇEMEMEK HALİ

Sanat Vazgeçememek Hali

Işıl Yücesoy, 57. sanat yılında sahneyle, müzikle ve seyirciyle kurduğu bağı aynı özenle sürdürüyor. Yücesoy, Geriye dönüp baktığımda büyük bir mutluluk görüyorum. Bu kadar yılı götürebildiğime göre demek ki hayatta vazgeçilmez bir şeyler varmış. Ondan vazgeçememek hali varmış” diyor.

Işıl ÇALIŞKAN

Işıl Yücesoy’un hikâyesinde yıllar kadar, o yılları taşıma biçimi de önemli. Yücesoy’un yolculuğunda çocukluk evindeki piyano sesi, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın titizliği, Devlet Tiyatroları’nın perde disiplini, gazino sahnelerinin görgüsü, plakların emeği, televizyon ve sinemanın geniş hafızası var. Yücesoy’un sanat hayatı, Türkiye’de sanatçılığın yetenek kadar emek, sabır ve işine duyulan saygıyla da kurulduğunu hatırlatıyor.

Bugün kendini şarkıcıdan çok anlatıcı” olarak tarif ediyor. Bu söz, onun bütün yolculuğunu özetliyor aslında. Bir şarkıya da, bir role de aynı yerden yaklaşıyor. Duyguyu doğru yerinden tutmak, sözü boşa düşürmemek, seyirciyle sahici bir temas kurmak. Yıllar sonra hâlâ sahnede olmasının ardında da bu bağlılık var; emeğe, disipline ve mesleğin ahlakına duyduğu inatçı sadakat.

Şimdilerde “İzninle” ile sahnede. Oyunda, uzun yıllar boyunca kendi hayatını ertelemiş, susmuş, idare etmiş, sonra bir gün durup kendine bakmaya cesaret etmiş Açelya’nın hikâyesini anlatıyor. Bu hikâye insanın kendi varlığını, sınırlarını ve gücünü hatırlama meselesi. Yücesoy’un sözlerinde en çok burası yankılanıyor: Hayatın bir yerinde herkesin kendine dönüp kim olduğunu sorması gerektiği.

Bu söyleşide Işıl Yücesoy’la çocukluk evindeki müziği, konservatuvarın bıraktığı sahne terbiyesini, Orient Plak’ı kurarken verdiği mücadeleyi, gazino kültürünü, yorumculuğu, dayanışmayı ve hâlâ sahnede olmanın anlamını konuştuk.

Babanız müzik öğretmeniydi. Evde nasıl bir müzik ortamı vardı? Müziği keşfettiğiniz ilk anı hatırlıyor musunuz?

Evet, babam müzik öğretmeniydi ama yalnızca babamın müzik öğretmeni olmasıyla sınırlı değildi bu. Benim bütün ailem müzisyendi. Dedem Giriftzen Asım Bey’di. Cânân Rakîbi Handân Edersin” diye bir şarkısı vardır; Atatürk’ün en sevdiği şarkılardan biri olarak bilinir.

Hayatımız hep müzisyenlerin içinde, sanatla geçti. Evimizde piyano vardı. Babam çok güzel piyano ve keman çalardı. Benim hayatımda gerçekten çocukluğumdan beri müzik vardı. Babam bir gün piyanonun başına oturdu. Ben de kendi kendime İngilizce şarkılar söylemeye başlamıştım. Autumn Leaves”i birlikte söyledik. Çok mutlu olmuştum. O gün kafamda da ilk kez bir acaba” sorusu belirdi.

Çok yıllar sonra, tamamen rastlantı olarak sahneye çıktım. Konservatuvar son sınıf talebesiydim. İlk kez sahneden para kazandığımda bunu gizli saklı yaptım. Çünkü konservatuvardayken sahne almak yasaktı. Ankara Süreyya Gazinosu’nda ilk kez seyirciyle buluştum. Konservatuvardan bir arkadaşım bana, Provaya gidiyorum, sen de gel” dedi, gittim.

Orada Rus müzikleri yapan Ayhan Tekvar diye bir sanatçı vardı; aslında maden mühendisiydi. Onlar prova yaparken ben gaza geldim, kalktım Oçi Çornıye”yi söyledim. Sonra Şanar Yurdatapan’la göz göze geldik. Çok mu kötü söyledim?” diye düşündüm. Yerime oturdum, utandım. Biraz sonra Şanar Yurdatapan geldi, Sana buradan iş teklif ediyorlar, gecede yüz lira veriyorlar” dedi.

Konservatuvarda okurken sahne almak yasak olduğu için bana hemen Arda” adını taktık. Kıyafetler ayarlandı ve yılbaşında profesyonel olarak sahneye çıktım. Rus ve Azerbaycan şarkıları söylüyordum. O dönem Ankara küçücük bir yerdi. Giden gelen insanlar belliydi. Benden çıkıp başka bir sanatçıyı dinlemeye giderler, ondan çıkıp bana gelirlerdi.

Disiplin olmadan asla olmaz

Ankara Devlet Konservatuvarı ve ardından Devlet Tiyatroları… Çok genç yaşta sahne disipliniyle tanıştınız. O yılların Işıl Yücesoy’a bıraktığı en güçlü miras ne oldu?

Sahne disiplininden önce insanın hayatına disiplin geliyor. Bütün hayatımın her döneminde disiplin vardır. Belki dışarıdan çok fazla belli olmaz ama çalıştığım her yerde, her insanla ilişkimde bu böyledir. Sanat serüvenim artık 57. yılına dayanıyor. Disiplin olmadan asla olmaz. Konservatuvarda ve Devlet Tiyatrosu’nda öğrendiğim en önemli şeylerden biri buydu. Prova saatin bellidir, yatışın bellidir, kalkışın bellidir. Saat 20.30’da perde açılacaksa, hasta da olsan, bir yakınını kaybetmiş de olsan o perde açılır.

Ben babamı gömdüm, geldim, komedi oynadım. İnsan o anda nefret ediyor elbette. Ama bu meslek bir hayat biçimi haline geliyor. İşte o disiplin başka bir şey. Hayatınızın her anına yerleşiyor.

Bir sahneye çıkmadan önce iki saat prova yapıyorum. Bunların hepsi birbirini tetikleyen, zamanla yaşam biçimi haline gelen şeyler. Disiplinsiz bu mesleğin olması mümkün değil. Hatta hiçbir şeyin olması mümkün değil. Ama bu meslek çok faşisttir.

Ben şarkıyı hayatın içinden bir tiyatro oyunu gibi alıyorum

Bir oyuncunun şarkıya yaklaşım biçimi farklı mıdır sizce?

Tabii ki farklıdır. Benim kişisel kanaatim şudur: Bir bestede melodi kadar söz de çok önemlidir. Ne anlattığını seçmen, irdelemen gerekir.

Çok uzun yıllar müziğe ara verdim. Sonra bende de değişimler oldu. Dünya görüşüm daha oturdu. Yaş aldım. Dünya daha da karıştı, gözlemim arttı. 37 yıl aradan sonra müziğe döndüğümde benim için artık dayatmalar mümkün değildi. Bana kimse bir şey dayatamaz. Ben ancak seversem yaparım. O şarkıyla aramda bir ilişki olursa, heyecan duyarsam, bir aşk yaşarsam o zaman söyleyebilirim.

Bunca yıldan sonra artık kendime Ben şarkıcı değilim, anlatıcıyım” diyorum. Bir hikâyeyi melodiyle anlatıyorum. Güzel ses çıkarayım, notaları kusursuz basayım gibi bir derdim kalmadı. Elbette bunlar önemlidir ama benim için asıl mesele anlatmak.

Bunun içinde tiyatro da var; vurgu var, duygu var, gerektiği yerde verilen esler var. Ben şarkıyı hayatın içinde bir tiyatro oyunu gibi alıyorum. Bir perdelik bir piyes gibi görüyorum.

Şimdi Işıl Yücesoy’la Işıl Işıl” adıyla bir podcast de yapıyorum ve ona da aynı yerden bakıyorum. Oradaki hikâyeyi, anımı anlatırken de aynı şey geçerli. Işıl Yücesoy evet, şarkı söylüyor; albümleri var. Ama baktığınız zaman Işıl Yücesoy aslında bir anlatıcı.

37 yıl aradan sonra yeniden müziğe döndüğümde Cemal Reşit Rey’de verdiğim konserde seyirciye bir söz vermiştim. Tanrı izin verirse hayatımı öyle düzenleyeceğim ki 80 yaşında da size şarkı söyleyeceğim” demiştim. Bu sözümü tuttum. 81’e de gidiyorum.

Orient Plak’ı tırnaklarımla kazıyarak kurdum

1978’de kendi plak şirketiniz Orient Plak’ı kuruyorsunuz. O dönem için cesur bir adım. Bir kadın sanatçı olarak kendi yolunuzu açmaya çalışırken en çok neyle sınandınız?

Ben hayatım boyunca erkek egemen” gibi tarifleri reddettim. Ne demek erkek egemen? İnsan egemen. Ben bütün bu egemenlikleri reddetmiş bir kadınım.

Orient Plak’ı kurmamın arkasında da ciddi bir protesto vardı. Ya Seninle Ya Sensiz” ve “Çalamazsın Mutluluğu” döneminde bazı plak şirketleriyle tartışmalar yaşadık. Tarzımı değiştirmek istediler, Bunu basamayız” dediler. Ben de “Öyle mi?” dedim.

O zamanlar bir menajerim vardı. Paran var mı?” dedim. Benim biraz param vardı, onun da biraz vardı. Git Taksim’de bir büro tut” dedim. Şirketi öyle kurdum. Müzik direktörüm Norayr Demirci’ydi. Taksim’in tam ortasında, bir apartmanın en üst katında, Allah’a yakın bir yerde kurduk Orient Plak’ı. Plak şirketini kurdum, iflas ettim. Düşmanıma muhtaç olacak hale geldim. Ama oralardan çıktım geldim. Albümlerin üzerinde Orient Plak” yazıyorsa, o benim tırnaklarımla kazıyarak, yalnız ve yalnız kendi başıma mücadele ederek var ettiğim bir şeydir. Hoş, benim hayatım da biraz böyle geçti.

Ben hayatım boyunca erkek egemen” gibi tarifleri reddettim. Ne demek erkek egemen? İnsan egemen. Ben bütün bu egemenlikleri reddetmiş bir kadınım.

Orient Plak’ı kurmamın arkasında da ciddi bir protesto vardı. Ya Seninle Ya Sensiz” ve “Çalamazsın Mutluluğu” döneminde bazı plak şirketleriyle tartışmalar yaşadık. Tarzımı değiştirmek istediler, Bunu basamayız” dediler. Ben de “Öyle mi?” dedim.

O zamanlar bir menajerim vardı. Paran var mı?” dedim. Benim biraz param vardı, onun da biraz vardı. Git Taksim’de bir büro tut” dedim. Şirketi öyle kurdum. Müzik direktörüm Norayr Demirci’ydi. Taksim’in tam ortasında, bir apartmanın en üst katında, Allah’a yakın bir yerde kurduk Orient Plak’ı. Plak şirketini kurdum, iflas ettim. Düşmanıma muhtaç olacak hale geldim. Ama oralardan çıktım geldim. Albümlerin üzerinde Orient Plak” yazıyorsa, o benim tırnaklarımla kazıyarak, yalnız ve yalnız kendi başıma mücadele ederek var ettiğim bir şeydir. Hoş, benim hayatım da biraz böyle geçti.

“İzninle” oyununuzda Açelya, uzun yıllar boyunca içinde kaldığı hayatı sorgulamaya başlayan ve kendi varlığını yeniden hatırlayan bir kadın. Sizce bir kadının kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma isteği, bugün hâlâ toplumsal olarak neden bu kadar güçlü bir karşılık buluyor?

Aslında bunda biraz kadınların da payı var. Tıpkı çocuk yetiştirirken anne babanın yaptığı hataların çocukta kendini göstermesi gibi… Ama elbette mesele yalnızca buradan kaynaklanmıyor. Ekonomik koşullar, görgü, aile baskısı, toplumsal yapı da işin içinde.

Bunları uzun uzun konuşmaya kalksam 18 gün konuşurum. Artık bu konuşmaların bir kısmını gençlere bırakıyorum. Ama şunu çok önemsiyorum: Herkesin kendi kendine sahip çıkması gerekiyor. Her insanın, her kadının, her erkeğin aklı yerine geldikten sonra kendine Ben kimim?” diye sorması gerekiyor. Her insanın bir hacmi var; beyin hacmi, kalp hacmi, cüsse hacmi… İnsan bunları araştırmak, sorgulamak ve kendine bakmak durumunda. “İzninle”deki kadın da Ben kimim?” diye soranlardan biri.

Bu yaştan sonra afaki şeyler konuşmak istemiyorum

25 yıl aradan sonra tiyatroya dönerken neden “İzninle”yi seçtiniz?

Ben de bilirdim Shakespeare oynamayı, Eugene O’Neill oynamayı. Onları yaptık, yapabildiğimiz kadar yaptık. Türk oyunu da oynadım, müzikaller de oynadım. Damdaki Kemancı”da da oynadım, “Üç Kuruşluk Opera”da da… Artık oyunlarımın sayısını ben de unuttum.

Ama 25 yıl sonra tiyatroya döneceksem, artık başka bir şey istedim. Bana çok oyun geliyor. Asistanım da bilir, hepsini okuyoruz. Daha ilk 15 dakikada belli oluyor. Ben tek kişilik bir oyun oynamak istiyordum. Çünkü bu saatten sonra başka koşullara bağlı olmak istemedim.

Beni anlatan, seni anlatan, Ayşe’yi, Fatma’yı, bizim toplumumuzdaki bir derdi anlatan bir hikâye istedim. Bu yaştan sonra afaki şeyler konuşmak istemiyorum. Hayatın da şartları var. Yaşım ortada, dayanabileceğim güç ortada. Ben dayanacağım” diye tepinirsin ama vücudun otur” der. İşin gerçekleri bunlar.

O yüzden “İzninle” bence çok doğru bir seçim oldu. Açelya tiplemesine çok emek verdim. Bu oyun benim 6 yıllık projemdir. Hâlâ emek veriyorum. Hâlâ prova yapmadan bir kez bile sahneye çıkmıyorum. İlk önce kendi yaptığın işe saygın olacak.

Gazino sahneleri, plaklar, gece kulüpleri… Bugünden bakınca o dönemin sahnesinden içinizde en çok ne kaldı?

Bunların hepsi birbirinden ayrı kültürlerdi. Bir gazino ile gece kulübü arasında çok büyük fark vardı. Eskiden bar esprisinde olan yerler de vardı. Akşamüstleri olurdu. Çok güzel bir piyano eşliğinde müzik çalınırdı. Bugün bildiğimiz barlardan söz etmiyorum. Mutlaka bir piyanisti olurdu o mekânların. İnsanlar özel kıyafetleriyle gelir, çok güzel bir müzik dinler ve giderlerdi.

Gece kulüplerinde çok çalıştık. Tarabya Oteli yıkılmadan önce harika bir gece kulübü vardı, muhteşem bir terası vardı. Ankara’da ilk sahneye çıktığım Süreyya Gazinosu ise apayrı bir kültürdü. Derli toplu insanlar gelirdi. Gece elbisesiz ne kadın ne erkek girebilirdi. Mümkün değildi.

Lunapark Gazinosu, Maksim Gazinosu, Bebek Belediye Gazinosu, Taşlık Gazinosu… Hepsinde çalıştık. Geceleri gazinolar arasında büyük bir yarış başlardı. Assolistler ve kadrolar arasında ciddi bir rekabet vardı. İzmir Fuarı ise apayrı bir kültürdü. Yeni Asır Gazetesi neredeyse baştan sona reklam olurdu. Bir yerde Bülent Ersoy, bir yerde Gönül Yazar, bir yerde Emel Sayın… Alt kadrolarında da çok ünlü isimler olurdu.

Programları dönüşümlü yapardık. Bir akşam ben ilk çıkıyorsam, ertesi akşam Sezen Aksu çıkardı. İzmir Fuarı yalnızca İzmir için değil, çevre kentler için de büyük bir sosyallikti. Büyük bir sahne savaşıydı.

57. sanat yılınızda geriye dönüp baktığınızda ne görüyorsunuz?

Geriye dönüp baktığımda büyük bir mutluluk görüyorum. Kendi kendime saygı duyuyorum. Kendi kendime, “Çok emek verdim, çok çalıştım. Değdi mi?” diyorum. Bazen değmediğini düşünüyorum, bazen değdi” diyorum. Bu biraz aşk gibi bir şey. Üç gün iyisin, dört gün kötü. Ama bu kadar yılı götürebildiğime göre demek ki hayatta vazgeçilmez bir şeyler varmış. Ondan vazgeçememek hali varmış.

Bunu yalnızca sanat için söylemiyorum. Herkes için geçerli. İnsan seçtiği, sevdiği şeyle böyle bir ilişki kuruyor. Çok mutlu giden ama arada kara bulutları olan bir evlilik gibi düşün.

Yorumcular bilsin: Omzum orada

Müzik Yorumcuları Meslek Birliği gibi bir yapının olması neden önemli? Müzisyenlerin dayanışması sizce ne ifade ediyor?

Çok önemli. Haklar için çok önemli. Yarın öbür gün bir şeye karşı ses çıkarabilmek için önemli. Çünkü tek başına hiçbirimiz bir şey yapamayız. Hepimiz bir çatının altında birleştiğimiz zaman tek el olabiliriz. İsteklerimizi yaptırabiliriz.

Bu tür derneklerde olan arkadaşlarımızla birbirimizin yüzünü bilmesek, birbirimizi tanımasak dahi aynı çatının altında olmak kıymetli. Ben genç arkadaşlarımın çoğunu tanımam, isimlerini bilmem. Ama Gel” dedikleri zaman sırt vermeye giderim. Çünkü birbirinin sırtına dayanarak, birbirinin elini tutarak var olursun.

Bu yapıların sağlam bir şekilde ayakta durması gerekir. Toplantıları oluyor, çoğuna gidemiyorum. Zamanım yok. Yaşım da artık buna çok müsait değil. Zaten artık gençler ilgilensin bu işlerle. Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu. Bunun da kıymetini bilmek lazım.

Ama bir gün bir şey olur da Işıl Yücesoy’a ihtiyaçları olursa bilsinler ki omzum orada.

Ahmet Kaya projesi içimde ukde kaldı

Keşke ben yorumlasaydım” dediğiniz bir şarkı var mı?

Yok. Zaten uzun yıllar müziğe ara verdim. Sonra da hiç öyle bir şeye kapılmadım. Ama Sezen Aksu şarkıları söyledim. Onun bana verdiği şarkıları bugünkü sesimle bir vefa albümü olarak topladım. Sezen Aksu’ya ayrı bir saygım vardır. Verdiği emeğe, kullandığı kelimelere her zaman ayrı bir yer verdim. Sıradan laf söylemeyen bir kadındır Sezen Aksu. Mesela biz ilmek ilmek olduk, düğüm düğüm olduk” deriz. O büklüm büklüm” der. Aradaki fark büyüktür. Düğüm düğüm” başka bir şeydir, büklüm büklüm” çok daha acı veren bir şeydir. Ben onu bir laf cambazı olarak görürüm. Belki sizin aracılığınızla bunu ona da iletmiş olayım.

Lütfetti, bana on şarkı gönderdi. Allah ona sağlık, sıhhat versin. Uzun ömür versin. Daha çok üretsin, daha çok yaşasın.

Bir de yapamadığım bir proje var. Ona hâlâ çok üzülüyorum. Maddi imkânsızlıklar, hayat şartları elvermedi. Ahmet Kaya projesini hayata geçirmeyi çok istedim. Onun seçtiğim bazı şarkılarını kendi yorumumla söylemek istedim. Yapamadım. İçimde ukde olarak kaldı.

Ama hayat belli olmaz. Belki bir gün sürpriz yaparım. Genelde düşündüğüm, hayal ettiğim birçok şeye sahip oldum. Çocuk da dahil buna; 45 yaşında doğurdum. Ama Ahmet Kaya projesine bir türlü ulaşamadım. Gün olur, bir bakarsınız sürpriz olur. Evren duysun.

× Bilgi Almak İster misiniz?