Müziğin ve hayatın içinde kadınca var olma

“Kadın müzisyen” olmak bu ülkede, eşitsizliğe karşı her gün yeniden ayakta kalma meselesi. Müzik sektöründe kadınlar, ayrımcılık ve görünmez engellerle karşı karşıya kaldıklarını söylerken çözümün daha fazla görünürlük, eşit fırsat ve örgütlü dayanışmadan geçtiğini vurguluyor

Bilge Su Yıldırım

Sevgi Soysal’ın tekrarlamayı pek sevdiğim bir alıntısı vardır, yeri ne zaman gelse –ki çoğu zaman gelir- kendi kendime söyler dururum: “Londra’da, Ankara’da, İstanbul’da ya Zap Suyu’nun yanı başında nerede olursa olsun kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır…” der, “Hayat. Sürmekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmak. Evet kadın, hayat denilen güzelim oluşumun yılmaz, vazgeçilmez savaşçısıdır. Sözümüz hayatsa, kadın hayat adına ölümden de çekinmez. Çünkü kadın doğumu bilir. Yani hayatın ölüme, bereketin kısırlığa, ilerlemenin durgunluğa olan tartışılmaz üstünlüğünü bilir. Kısaca, emekçidir o. Hayatın emekçisi. Budur en büyük gücü kadının.”

1976 yılında tedavisi için Londra’ya giden Sevgi Soysal’ın BBC Türkçe radyosunda Serpil Erdemgil’le hazırladıkları radyo konuşmalarından birinde bu cümleleri seslendirmesinden bugüne geçen yarım asırda kadınlar sürmekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmaya devam etti, ediyor da. Geride bıraktığımız elli yıl içerisinde ‘kadının adı yok’ düzenine başkaldıran on binlerce kadın, bugün, hele ki bu topraklarda bambaşka bir yaşam pratiğini mümkün kıldı, hem kendileri hem de tanıdıkları ve tanımadıkları tüm kız kardeşleri için, çoğu zaman da canları pahasına. Yine de bugün, ne yazık ki, hâlâ gündelik hayatın en kılcal damaları içinde dahi eşitsizliğin ve ayrımcılığın binbir türlüsüyle yüz yüze gelmeyi sürdürüyor, yaşamın görünen ve görünmeyen nice cephesinde irili ufaklı yüzlerce savaş veriyoruz. 

Kadınların da ‘dahil edileceği’ fikrinin bile ‘yeni yeni’ kabul gördüğü ve kadının kamusal alandaki görünürlüğünün giderek daha da hedef alındığı şu günlerde, cinsiyet temelli ayrımcılığın ve eşitsizliğin varlığını en çok hissettirdiği alanlardan biri, şüphesiz ki çalışma hayatı. Her sektöre sinmiş eşitsizlik, ne yazık ki sanat temelli sektörlerde deyim yerindeyse daha da ‘palazlanıyor.’ Bu alanlardan biri de müzik. Biz de bu sebepten, Yorumcu Dergi’nin bu sayısında “Kadın müzisyen olmak ne demek” sorusunun peşine düştük ve mikrofonu üç ayrı müzik türünü başarıyla icra eden üç kadın müzisyene uzattık.

1980’lerden bu yana toplumsal hafızada yer edinmiş nice şarkı ve türküye akıllara kazınan berrak sesiyle hayat vermiş, umutsuzluk zamanlarında sesiyle umudu dürtmeyi öğütlemiş usta müzisyen İlkay Akkaya, bu topraklarda yetişen nice usta şairin dizelerine yaptığı besteleri Balkanlar’a ve Avrupa’ya taşıyan, halk ezgilerini piyanoyla kucaklayan başarılı piyanist İklim Tamkan ve 2016 yılında yayınladığı ‘İyi Ki’ isimli albümüyle on yıldır bestekârlık ve söz yazarlığında bugüne dair yeni bir anlayışın kapılarını aralayarak taze bir soluk sunmuş Ezgi Aktan sorularımızı yanıtladı. Ben sözü daha fazla uzatmadan siz okurları onların cevaplarıyla baş başa bırakıyorum.

Kadın sanatçılara dayatılan gizli bir sözleşme var

İLKAY AKKAYA: 21. yüzyılın çok daha iyi olacağına inanıyorduk gençliğimizde. Vardığımız nokta insanlık adına utanç verici. Bu sistemi sorgulayan, başka ve çok daha iyi bir dünyanın hayalini kuran şarkılar bile üretilmiyor artık neredeyse. Toplumsal muhalefet güçleniyor gibi görünse de nitelik anlamında bir sıçrayıştan söz edemeyiz. Kötü olandan kurtulmaya yönelik bir çabanın içinde çırpınırken iyi olanı besleyemiyoruz. Irkçılık, cinsiyetçilik, türcülük sistemin bütün olanaklarıyla besleniyor. Üstüne bir de ekonomik kriz de gelince olayımız hayatta kalma çabası oluyor. Ve kadın müzisyenin bu koşullarda dayatılan “makbul kadın” olmaktan başka çaresi yokmuş gibi görünüyor. Çünkü itiraz edenler algoritmanın dışına itiliyor. Kadına dayatılan dış görünüş, her zaman genç olma- görünme, anne olma- olmama, vb. kalıplar da normalleştiriliyor böylece… Müzik sektöründe var olmak başlı başına bir sorun zaten. Kadın olarak var olmanın getirdiği yük çok daha fazla doğal olarak. Toplumsal olarak büyük bir çürümenin yaşandığı şu günlerde, iletişim olanaklarının çeşitliliği ve yaygın kullanımı da eklenince bu eşitsizlik daha da görünür hale geldi. Fiziksel görünüm, yaş, etnisite, inanç ve benzeri konularda kadınlar çok büyük bir zorbalıkla karşı karşıya. Kişisel yolculuğumda böyle bir ayrımcılıkla pek karşılaşmadım. Sanırım bu, politik duruşumla ilgiliydi. Ülkenin gayrıresmi tarihini anlattığımız için çalıştığımız çevre de ona göre şekillendi. Fakat bu çok ayrıksı bir durum, genele yayamayız. Sistem içinde var olabilmek için kadın sanatçılara dayatılan gizli bir sözleşme var aslında. Görüntüsünden davranışlarına kadar bir kalıp dayatılıyor. En önemlisi de kendisi olmak ve ifade özgürlüğü, ki bu çoğu zaman tüm cinsiyetleri kapsıyor.

Bu durumu değiştirmenin tek yolu ise örgütlenmek. Performans sanatçılarının tümünü kapsayan (düğün salonları, barlar vb.) bir örgütlülük yaratılmadan bu sorunlarla mücadele etmek mümkün değil. Bu örgütlenme mesleki haklar dışında haklar ve özgürlükler için de mücadele etmezse, yine mümkün değil.

Her alandaki eşitsizlik bir diğer alanı besliyor

EZGİ AKTAN: Müzik sektörü içinde kadın sanatçı olarak var olmak aslında ülkede ve hatta genel olarak dünyada bir kadın olarak yer almakla çok paralel avantajlar ve dezavantajlar anlamına geliyor. Bunu ben genel çerçevenin dışında düşünemiyorum. Mesela şarkı yazarı bir şarkıcı olarak ilk zamanlarda “Güzelsin aslında, biraz daha neşeli-hareketli bir şeyler yapsan, dişil enerjini de yansıtan şekilde bir imaj çizsen tutar bu iş” gibi yaklaşımlara rastlanabiliyor. Bilmiyorum bir erkeğe o tonda, müziğinin içeriğine dahi karışacak yorumlar yapılıyor mudur…
Çok içerden gözlemleyebildiğim başka sorunlar da var; örneğin çok yetenekli bir sürü enstrümanist kadın var sektörde, ama erkek meslektaşları kadar sık aranmıyor veya bilinmiyorlar. Bir başka örnek de festival line-up’ları. Sıkça aramızda konuşuruz, neredeyse istisnasız erkek egemen çıkar bu line-up’lar; müzik türü farketmeksizin. Bunun pek çok nedeni var: “Çünkü bilet satan kadın müzisyen sayısı az.” Bu en sevdiğim erkek argümanlarından biri mesela. Bu sayı istatistiksel olarak neden az? Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olabilir mi mesela? Mevzu çok derin ve her alandaki eşitsizlik bir diğer alanı besliyor maalesef.

Görünürlük meselesi üzerine de birkaç şey söylemek isterim. Özellikle sosyal medyanın bu denli hayatlarımızın göbeğine yerleşmesiyle bir kadın müzisyenden beklenen sosyal medya içeriği üretme sıklığı ve üretim şekli ile bir erkekten beklenen arasında büyük fark olduğunu düşünüyorum. Kadınların çok sık görünmesi, her seferinde güzel görünmesi, mümkünse yaşlanmaması, yaşlansa da genç görünmesi bekleniyor. Bekleniyor diyorum, zira bunları yaptıkça takipçilerin artıyor ve algının popülerliği devam ediyor. Popülerlik de daha çok konser çalmanı sağlayacak etkenlerden biri… Bir de kendi yaşadığım, bununla kısmen alakalı bir örnek vermek isterim. Benim 5 yıl önce bir oğlum oldu. Oğlumun doğumunu takip eden 3-4 yıl müzik çevrelerince röportajlarda, dost sohbetlerinde benimle hep anneliğim üzerinden iletişim kuruldu. Oysa bir erkek müzisyen evlenip baba olduğunda eşi ya da çocuğu üzerinden tanımlanmıyor genelde…

Tüm bu tabloyu değiştirmek elbette örgütlenmekten geçiyor; ancak örgütlenenlerin sadece mağdur olan ya da kendini mağdur hissedenler olduğu bir örgütlenme biçimi çok kısır kalıyor. Bu düzenin getirdiği avantajları yaşayanların da desteklediği, büyük ve gerçekten örgütlü bir hareketin oyunu değiştirebileceğine inanıyorum. Diğer kadın müzisyenlere söylemek istediğim şey sanırım şu: “Bugünden yarına bir şey değişmeyecek belki ama senin varlığın ve bu varlığının devamlılığı zaten başlı başına bir devrim arkadaşım”

Dayanışma, kadınlar açısından zorunlu

İKLİM TAMKAN: Eşitsizliğin ve ayrımcılığın sirayet etmediği herhangi bir sektör, iş kolu, yaşam alanı yok. Bu alanlar konjonktürel olarak nefes alınabilecek kadar genişleyebiliyor ya da daha fazla daralabiliyor. Bu yüzden kadınlar açısından müzik dünyasında yaşanan sorunlarla diğer bütün iş alanlarında yaşananlar arasında trajik bir zemin benzerliği var: Varoluş mücadelesi. Bu kadınların yaptıkları işlere derinlemesine yoğunlaşamadan başat bir sürü engelle sınanması demek. Bu nasıl ki kadın doktorlar, kadın öğretmenler, kadın tekstil işçileri için geçerliyse kadın müzisyenler için de geçerli. Anlatmaya çalıştığım, tekil veya münferit olaylar değil, sistemik “olağan akış…”
Bu zehirli akışın panzehiri kadınların üretimi olabilir. Ancak bu kadınlar açısından bir motivasyon da sağlayabilir; yorucu, çekilmez, sürdürülemez de olabilir. Benim deneyimim de herhalde bütün bunları içeriyor. Üretimde ısrar ettiğim zamanlarım da var, yorulduğum anlar da. Müziğin derinlikli iyileştirici yapısı bahsettiğim zehirli “olağan akışa” elden geldiğince direniyor. Bunun sadece icra edenler için değil dinleyenler için de öyle olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden hem kendim için hem de dinleyicilerim için çalıyorum. Bana iyi geldiği kesin, dinleyiciler açısından öyle olmasını umuyorum…

Türkiye dünyadaki sayılı mutsuz ülkelerden. Buna bütünsel bakmak gerekiyor. Bu bütünde siyasi öngörülemezlik de var, sosyal çıkmaz da var, ekonomik buhran da… Ruh sağlığının bütün bunlardan etkilenmemesi ve bu etkinin genelleşmemesi mümkün mü? Kadınların ve dezavantajlı grupların ruh sağlığı tabii ki çok daha yıkıcı seviyede etkileniyor. İddia ediyorum, Türkiye’yle ilgili yayınlanan “mutsuzluk endeksi” anket ve araştırmalardaki en mutsuzlar kadınlardır. Ülkenin mutsuzluk oranı da muhtemeldir ki kadınların cevaplarıyla dip yapmıştır. Derin yoksulluğu da yaşayan kadınlar, ücret eşitsizliğinin birincil hedefi de. Bütün bunlara üstüne kadınların bedenlerine, üretimlerine yapılan saldırılar… Sosyal medya buna son yıllarda o kadar çanak tutuyor ki. Çünkü sosyal medya da bütün demin bahsettiğim komplikasyonların bir toplamı haline geldi. Bu haliyle kadınların, sanatçıların görünürlüğünü sağlayabilecek alanlar da kadınları dışlamanın araçları haline getirilmeye çalışılıyor. Buna bütünsel bakmak gerekiyor demiştik ya, buna direnmenin yolu da bütünsel bir ret olmalı diye düşünüyorum.

Karamsar görünen sözler söylüyor gibi görünsem de esasen ayrımcı, baskıcı ortamı yaratan dinamiklerin tespit ve eleştirilerini dile getirmeye çalışıyorum. Ama bireysel olarak karamsar değilim. Yaşamın her alanında binbir baskıyla karşılaşıp işine, üretimine, varoluşuna sarılan milyonlarca kadın var. Sadece bu da değil: Birbiriyle dayanışan, birbirinin derdini dinleyen, çare olmaya alışan kadınlar… Bu açıdan dayanışma, kadınlar açısından zorunlu. Var olan dayanışmayı sadece hayati konularda değil tâli görülen alanlarda da örmemiz gerektiğine inanıyorum. Müziğin bu konudaki işlevselliği o kadar iyi bir yerde ki! Kadınlar için piyano çalmayı, kadınlara piyano çalmayı öğretmeyi de bu kapsamda düşünüyorum. Bu bana güç veriyor.

3 Comments

Comments are closed.

× Bilgi Almak İster misiniz?