Beyin göçüne çok üzülüyorum
Türk Halk Müziği yorumcusu usta müzisyen Seha Okuş, 68’inci sanat yılını kutluyor. Okuş, “Müzikte başarı, düzenli çalışmayı ve disiplinli olmayı gerektirir; kısacası istikrar ister. Bir de yetişen gençlerimizin yurt dışına gitmelerine çok üzülüyorum. Vatanlarında kalıp hizmetlerine burada devam etmeleri gerekir. Beyin göçü olmasın” dedi
Nurdan İpek
İstanbul’un eski ses haritasını avucunda taşıyan isimlerden biri Seha Okuş… 1958’de, dönemin tek müzik okulu olan İstanbul Belediye Konservatuvarı’ndan mezun olduktan sonra aynı kurumun Batı Müziği Korosu’nda kadrolu sanatçı olarak göreve başlıyor. Sesindeki nağme zenginliğiyle Batı müziğine duyduğu ilgi birleşince, sinemaya da dokunuyor. “Dönüş” filminde seslendirdiği “Hasretinle Yandı Gönlüm”, yıllar geçse de içimize işleyen o sızıdan payını alıyor.
Bir yandan da Anadolu’ya açılıyor, “Son Bakışım Oldu Toklumen Köyü’ne”, “Elif Dedim Be Dedim”, “Kütahya’nın Pınarları” gibi türküleri, yöresel ağızların ötesinde evrensel bir hüzünle söyleyerek pek çok dinleyicinin hafızasına ilk kez kendi sesiyle kazıyor. Yaklaşık otuz yıl boyunca İstanbul Devlet Konservatuvarı ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi (MSGM) Halk Müziği bölümlerinde, halk müziğine gönül veren gençlere yol gösteren, şefkatiyle kapı açan, disiplinli çalışmanın değerini öğreten bir öğretmen olarak da iz bırakıyor Okuş.
Usta sanatçıyla, Teşvikiye’den bugüne değişen İstanbul’u, konservatuvar yıllarını, türküye tutunuşunu, “Dönüş”ün hayatındaki yerini ve bir ömrü taşıyan öğretmenlik hikâyesini konuştuk.
7 Nisan 1928’de Teşvikiye, Topağacı’nda dünyaya geldiniz. Çocukluğunuz nasıl geçti? O günden bugüne İstanbul’da neler değişti?
Maalesef İstanbul, İstanbul olmaktan çıktı; uzun uzun biçimsiz binalar çoğaldı, Anadolu’dan çok insan göç etti. Ama yine de İstanbul’u seviyorum ve doğduğum yer olan Maçka’yı hiç unutamıyorum.
Annem Vildan Hanım İstanbulluydu ve çok titiz olduğu için beni sokağa çıkarmazdı. Ben de kendimi eğlendirmek için bahçemizdeki incir ağacının tepesine çıkıp, yanındaki bahçe duvarının üzerinde avaz avaz şarkılar söylerdim. 6–7 yaşlarındayken annem sesimi duyunca mutfağımızdan bana seslenir, “Ağır ağır söyle, bağırma öyle!” derdi. Ve böylelikle ilk musiki derslerimi annemden almaya başlamıştım.
“Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi”, “Vuracak sine arar” gibi eserlerin güftekârı babanız İhsan Bey’in sizin ve ailenizin üzerindeki etkisini anlatır mısınız?
Babam şiirler okuyan, hoş sohbet ve keyfine düşkün biriydi. Annem de çocuklarının üzerine titreyen bir anneydi.
Abim Ahmet Necdet Bey, Müjdat’ın babası; İstanbul Radyo sanatçısıydı. Büyük abim Osman Vamık, gazelhandı. Çok kibar, duygusal ve sanatı çok önemserdi. Bir de Müeyyet ablam vardı. Müjdat bir temsilinde benim için, “Bu halam ne kadar kibarsa öbür halam da o kadar muziptir” demişti gülerek. Ablam; neşeli, şen, nüktedan ve sanat seven biriydi. Vefat ettiği gün cebinden Zeki Müren konser davetiyesi çıkmıştı.
Babam ve annemin arasında yaş farkı olduğundan annem mutsuzdu. Bu mutsuzluğunu musikiyle kapatmaya çalışırdı ve ud çalardı. O udun sesi kulaklarımdadır hep.
Abim Adli, 1947–1948 yıllarında İstanbul Üniversitesinde korodaydı ve çalışmalarına beni de götürürdü. Oturup onları dinler, çok mutlu olurdum.
Orta bölümünü bitirdiğiniz Nişantaşı Kız Lisesi’nden, idolünüz olarak gördüğünüz Neriman Altındağ Tüfekçi de 1942 yılında mezun olmuştu. Bu yıllarda müziğe olan ilginiz biliniyor muydu?
Annem müzikle meşgul olacağımı zaten çok küçük yaşlarda keşfetmişti. Annem söylerken ben de ona eşlik ettiğim için şarkı söylemeye çok meraklıydım.
Okulda arkadaşlar müzik hocamız Mutarahha Hanım’a, “Hocam, Seha’nın sesi çok güzel” derlerdi ve birçok kez tekrar ederlerdi. Bir gün müzik hocamız “Oku bakalım” dedi. Ben şarkı okurken sonuna kadar dinlemedi ve sadece “Sesin iyi” dedi. Çünkü Batı müziği eğitimli olan hocamızın benim tarzıma pek de ilgisi yoktu.
Sonra ekonomik durumumuz bozuldu ve konağımızı satmak mecburiyetinde kaldık. Ben de çalışmak zorunda olduğum için 9. sınıfa kadar devam edebildim. Ayten Alpman ve ben, uzun yıllar sürecek sanat hayatı olan iki sanatçı olarak aynı sınıftaydık. Ayten bayağı tanındı. Türkiye’de müzik dünyasında; kendi tarzlarımızda isim olarak ikimizin de iyi bir yeri oldu.
Kulağınız sağlam değilse hiçsiniz
“Suna Canıtez” adlı yakınınızın, İstanbul Belediye Konservatuvarının sınav açacağına ilişkin gazetedeki ilanından bahsedip sizi cesaretlendirmesiyle önemli bir adım attınız. Sonrasında neler oldu?
Mutsuz evliliğimden dolayı kendime inanmam ve tek başıma ayakta durabilmem gerekiyordu. Sınavlara katılabilmek için hemen dilekçemi verdim.
Konservatuvar belediyeye bağlıydı ama tek okul olduğu için talep çoktu. Sınava girebilmek için uzun süre sıra beklemem gereken bir anda, hocalardan biri içeriden çıkıp beni işaret ederek “Siz gelin” dedi. Daha sonra ismini öğreneceğim hocamız Şefik Günmeriç ile sınav salonuna girdiğimizde “Bir şarkı okuyun” dedi ve piyanodaki tuşlara basarak “Bu sesleri çıkartın” diye ekledi. Ben tüm istenenleri yaptım ve Şefik Bey odadaki üzgün genç kıza dönüp “Bak gördün mü kızım; sesin var ama kulağın yok” dedi. Genç kız odadan ağlayarak dışarı çıktı ve oradan uzaklaştı.
Dünyanın en güzel sesine de sahip olsanız, kulağınız müzik açısından sağlam değilse hiçbir şey yapamazsınız. Müzik eğitimim boyunca Münir Nurettin Selçuk, Nevzat Atlığ, Şefik Günmeriç, Emin Ongan, Halil Bedii Yönetken gibi birçok değerli hocadan ders aldım.
1958 yılında konservatuvardan birincilikle mezun olduktan sonra işler istediğiniz gibi gitmedi… Ve siz de bu konuda desteği olabileceğini düşündüğünüz okul müdürünüz Sabahattin Kudret Aysal Bey’i ziyaret ettiniz. Bundan sonra hayatınızda neler yaşandı?
Konservatuvardayken Münir Nurettin Bey, Türk Müziği Bölümünün şefiydi. Münir Bey’in özel konserlerinde okulun son sınıf talebelerinden seçilen koristler eşlik ederken, icra heyetinde kadro boşalınca da kadroya geçebiliyorlardı. Koroya seçilemediğim için ümidim kalmamıştı.
Yine mutsuz bir zamanımda; yeni atanmış olan okulumuzun müdürü Sabahattin Kudret Aysal’a gittim. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yapacaktım; birinden bir isteğim olacaktı. “Efendim, ben bu okuldan birincilikle mezun oldum… İcra heyetine girme imkânım olmadı, İstanbul Radyo sınavında da başarılı olamadım. Çare arıyorum; siz bana yol gösterir misiniz?” dedim.
“Bir dakika bekleyin, sesiniz iyi mi?” dedi. “Hocalarım sesimi beğeniyorlardı” dedim. Masasındaki zile bastı ve içeriye Klasik Batı Müziği şef yardımcısı Şerif Yüzbaşıoğlu girdi. “Açık bir kadromuz var ise kızımızı yerleştirebilir miyiz?” dedi. Şerif Bey, müdürümüzün ricasına olumlu bir tepkiyle, “Türk müziği mezunusunuz ama bir tane arya öğrenip gelmeniz gerekir. Bir Ermeni hanım var, ondan bir ders alın” dedi.
Bir hafta içerisinde o hocadan Almanca Brahms’ın “Ninnisi”ni öğrendim ve sınava girdim. Sınav sonucunda Klasik Batı Müziği Korosuna kadrolu olarak alınmıştım. Aradan iki yıl geçti ve İstanbul’da bir opera kurulması gündeme gelmişti; benim operaya geçmemi istediler. “Sesin operaya uygun, opera şarkılarını da kısa sürede öğrenirsin” diyen Klasik Batı Müziği Şefi Muhittin Sadak ve şef yardımcısı Şerif Yüzbaşıoğlu, “türkülere” olan sevgimden dolayı beni ikna edemediler.
1960 yılında Sadi Yaver Ataman Hoca’nın yerine atanan Süheyla Altmışdört’ün davetiyle kariyerinizde neler değişti?
Süheyla Altmışdört çok iyi bir piyanistti; okulunu birincilikle bitirmişti. Konservatuvarda bir yıl içerisinde kendi ekibini de kurmuştu. Hemen dilekçe yazıp beni konservatuvarın Halk Müziği Bölümüne maaşlı memur olarak aldılar.
Aradan geçen bir yıl içerisinde Neriman Tüfekçi’nin radyodaki Kadınlar Korosuna “nota bilen, iyi bir ses” olduğum düşüncesiyle sınavsız alındım. Böylelikle konservatuvarda kadrolu, radyoda ise her sene yenilenen sözleşme ile çalışan bir sanatçı oldum.
Konservatuvarın Şişli’de olduğu yıllarda siz de bir öğrenciyken, içerisinde 15 türkü olan bir çalışmanız (long play) oldu. Bize bunu anlatır mısınız?
Gurbetçiler çok ağır şartlarda çalıştırılırken, vatanlarıyla ilgili her şeye özlem çekiyorlardı. Fransa’dan gelen Mösyö Chabrier, gurbetçilerin özlem çektiği türküleri, teknik açıdan çok da özenli olmamasına rağmen okulun sessiz bir odasında benim sesimden kaydetti. “Kunduramı kum doldu” gibi çoğunlukla hareketli türkülerden oluşuyordu. Ve o dönem Fransa’da çok sevildi.
İlk plağım Anadolu’da çok sattı
Klasik Türk Müziği ekolünden gelip Anadolu tınılarının deryasına dalıp, türküleri yöresel ağız kullanmadan; yüreğe işleyen hüzünle, evrensel boyutta seslendirmenizden dolayı “Türkülerin en okullu okuyan ismi” olarak ünlendiniz. “Seha Okuş” ismi müzik dünyasında ne zaman duyulmaya başladı?
Konservatuvarın halk müziği korosuna yeni girdiğim zamanlarda Adnan Türküözü, “Gel bacım, sana bozlak öğreteyim” dedi. Tabii ki ben biraz çekindim ama o bozlak kaydını yaptığı teybi de verdi bana. Sonraları birkaç kez dinledi beni ve sonunda “Olmuş bacım” dedi.
Türkü, Kırşehir’in Toklumen köyünde bebeği ile kendi canına kıyan bir kadının hikâyesinden alınarak yakılmıştı. Kayıtta bozlak açışını Nida Hoca yapmıştı. “Son bakışım oldu Toklumen Köyü’ne” adlı bu bozlak, benim ilk 45’lik plağım olarak Sahibinin Sesi plak firmasından çıktı ve Anadolu’da çok sattı.
Hayatım boyunca iki insana hep teşekkür ettim: İlki, benim en mutsuz zamanımda Batı Müziği Korosuna girmeme yardım eden Sabahattin Kudret Aysal; ikincisi ise beni cesaretlendirip ilk 45’lik plağımı yapmama vesile olan Adnan Türküözü’dür.
Başrollerini Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın paylaştığı “Dönüş” filminin sizin için anlamı nedir?
Radyoya girişimle plak, film, gazoz reklamı gibi teklifler gelmeye başladı. Radyodaki sazlar film yapımcılarıyla ahbap oldukları için beni tavsiye ediyorlardı.
1972 yılında Yalçın Tura ile tanıştım. O yıllar ilk gurbetçi göçünün yaşandığı yıllardı ve çok zor şartlar altında yaşamaya çalışan gurbetçilerden bazılarının yabancı kadınlarla evlenmeleri sonucunda, memlekette onların dönüşünü bekleyen eşlerinin çektikleri acıları anlatan bir film için; müziği kendisine ait olan “Hasretinle yandı gönlüm” adlı eseri seslendirmemi istedi. Eser, çekilen acıları seyirciye de hissettirdiği için çok sevildi.
Daha sonraları yine Türkan Şoray ve Fatma Girik’in film müziklerinin icralarını yapmaya devam ettim. Şimdilerde Kalan Müzik tarafından tekrar basılan plağımdaki eserler sesimden sevilmeye devam etmektedir.
Plaklarınızda seslendirdiğiniz türküler günümüzde de çok önemli kaynak teşkil etmektedir bizlere… Özellikle Ege bölgesinin önemli eserlerine de gönül verdiniz. Neler söylemek istersiniz?
Radyoda Kadınlar Korosuna girdiğim ilk zamanlarda yaptığım kayıtları; yorumumdaki Türk müziği etkisinden dolayı türkü olarak değerlendirmeyen hocalarımızdan Nida Tüfekçi, birkaç defa odasına çağırıp bana yaptığım kayıtları dinletip çalışmaya devam etmem gerektiğini belirtti.
Aslında solo yapmaktan ümidimi kesmek üzereyken, Ege türkülerinin Türk müziğine yakın olmasından dolayı bu türküleri söylememi Mustafa Hisarlı ve Yücel Paşmakçı önerdiler. “Elif dedim be dedim”, “Kütahya’nın Pınarları” gibi türkülerden oluşan kaydı Nida Bey dinlediğinde yine beğenmeyeceğini düşünmüştüm ki “Olmuş” dedi. Ve ben, iki yıl boyunca çabalayıp gerçekleştiremediğim “solist olma” isteğime ulaşmıştım. Artık müzik hayatıma “solist” olarak devam edecektim.
Yıllarca yorumcu kimliğinizin yanı sıra öğretmenlik yanınızla da bizim gibi öğrencilerinize yol gösterdiniz. Öğretmenlik süreci nasıl başladı? Müziğe sevdalı gençlere neler söylemek istersiniz?
Ben öğretmenliği çok sevdim. Anne olmadığım için öğrencilerimi bir anne şefkatiyle sevdim.
Yıllarca bende emeği olan müzik hocalarım çok disiplinliydiler. Ben de kendi öğrencilerime bunu yansıtmak istedim. Çünkü müzikte başarı, düzenli çalışmayı ve disiplinli olmayı gerektirir; kısacası istikrar ister.
Bir de yetişen gençlerimizin yurt dışına gitmelerine çok üzülüyorum. Vatanlarında kalıp hizmetlerine burada devam etmeleri gerekir. Beyin göçü olmasın…
Atatürk’ü gördüm, daha ne isteyeyim…
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’e olan büyük sevginizi her fırsatta dile getiriyorsunuz. Büyük Önderimiz ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Çok küçüktüm; babam anneme İngiliz Kralı Edward ile Atatürk’ün Teşvikiye’ye geleceklerini söyledi. Annem beni de yanına alıp Teşvikiye Camii’nin avlusundan geçerek yolun kenarında beklemeye başladı. Uzaktan alkış sesleri geliyordu. Açık bir arabanın üzerinde Atatürk şapkasıyla hepimizi selamlıyordu. Önümüzden çok yavaşça geçtiler. Atatürk’ü gördüm, daha ne isteyeyim… O, Türkiye için çok büyük bir şans. Sadece bize geldi böyle bir dünya lideri.
Ayrıca abim Osman Vamık; Almanya’da yükseköğrenim için bulunduğu süreçte Kurtuluş Savaşı’nın başladığını duyunca hemen ülkesine dönmüştü. Savaş esnasında Doğu Karadeniz sahillerine gizlice silahlar kaçırdığı için cesaretinden dolayı Taksim Stadyumu’nun müdürlüğü görevini ona verdi. Gezmeyi çok sevdiği için soyadını “Gezen” olarak seçip ömrünün sonuna kadar Viyana’da yaşadı. Ondan çok etkilendiğim için ben de gezmeyi çok sevdim.
3 Comments
Comments are closed.